Harika bir seneydi. Dengeli ve sağlıklı hissediyorum. Yaşadığımı, değişebileceğimi ve yeni uyandığımı. İyi hissediyorum kısacası. Güzel bir seneydi. Artık benim de bir laptop’ım var. Yolculuk etmek istiyorum. 2010’dan yeni bir Panda Bear albümü bekliyorum.
Bir diğer şahane sürpriz. Acayip içli bir albüm ama kesinlikle ağlak değil. Çoğu şarkısı da lo-fi değil ama nostaljik, o yüzden bu senenin yeni gruplarının yüzde doksanından daha farklı oluyor.
Çok hanım kızlar, sesleri de güzeller güzeli. Merriweather’dan sonra, gizli birinci. En sonunda başkalarına da dinletebileceğim bir Dirty Projectors albümü.
O kadar mutlu ediyor ki bu albüm beni. Aslında burdaki bütün albümler o kadar güzel ki, bu sene çok mutlu etti müzikler beni. Bu da en neşeli, en coşkulu albümlerden biri, parıl parıl parıl.
Diğerleri de var:
Bill Callahan – Sometimes I Wish I Were an Eagle, Chiddy Bang –The Swelly Express ve falan filan. Anlatmak pek gelmiyor bu seneyi içimden. En sevdiğim albümler bunlar, bir de mp3ler var, onlar da başka yazıya artık.
NOT: Artık albüm koymak çok anlamsız geliyor bu bloga. Kendim albüm dinlemediğim ve indirmediğim için, artık paylaşması da anlamsızlaştı. O yüzden yalnızca mp3 paylaşacağım bundan sonra. Yasayla ilgili bir kaygım olduğundan değil, korsan olmak çok şahane bişi, ama eski heyecanı yok artık, kimse oturup albüm falan dinlemiyor, en azından ben dinlemiyorum, böyleyken böyle.
Bu senenin en iyi albümlerini düşünürken aklımda hep Animal Collective vardı, zaten apaçık bi seçim birincilik için, resmen içime işledi o albüm, bir parçam oldu, arkadaşım dostum oldu. Dragonslayer'ı albüm çıktıktan bir kaç ay sonra dinleyebildim tam olarak, ve hemen sevemedim. Ama bir sevdikten sonra da, yerlere göklere sığdıramaz oldum. Neredeyse Merriweather'ın yanında bir yer veresim var, ama Animal Collective'in albümünün bambaşka bir sıcaklığı var, onun yeri belli (Fall Be Kind EP'si de cabası). Sunset Rubdown - Dragonslayer ise hemen ardından. Hep bir yazı yazmak istedim o albüm için, ama savsak-tembel bir insan olduğumdan, ancak boş zamanlarımda (tuvalet, okula gidiş yolu fln) kafamda yazıp durduğum, övgü dolu düşüncelerle dolu hayali bir review olarak kaldı. Kalsın orada, çıkmasın bir yere.
Şimdi ise Sunset Rubdown'ın yan projesi olduğunu söylediği Moonface'i dinledim ve Spencer Krug'ın neden çok müthiş bir adam olduğunu tekrar taktir ettim. Kendi fantastik, dramatik, romantik dünyasında, neredeyse samimiyetsizliğe yaklaşan bir gösterişle, boş laf kalabalığı gibi görünen olmadık metaforlarla süslü ve tamamen kendine özgü bir müzik yapan çok şahane bi insan o. O kadar bombastik müzik, bu kadar içten ve kişisel olabilir mi? Aklım almıyo. Tam da burada, o kendi içine kapalı, sönmeyen ateşler, ejderhalar, at-adamlar, hayaletler, ve daha bir sürü tarihi, edebi ve bir çok beşeri bilimden göndermelerle pop müziğini birleştirdiği yerde, şarkıları yalnızca 8-bit efektler ve o imkansız derecede ciddi ve acı dolu (elbette hepsi bi oyun) vokalden daha fazla birşey haline geliyor. Oyun dedim ya işte, en çok tiyatroya benzetiyorum yaptığı şeyi, böyle va(i/a)zimsi, seyircilerin önünde, ellerini kollarını olmadık bir coşkuyla sallıyormuş gibi canlanıyor gözümde hep. Bu zamana dair değil pek, ironiden bi-haber olmasa da, kesinlikle yaptığı işe meta-kalamıyor bence, acayip kaptırıyor bence kendini bu şarkıları söylerken. Oha opera resmen bu, yok artık!
Bence albümün en iyi şarkısında (ki onda da elle vurulan davul şeylerinden var Dreamland EP'sinde olduğu gibi, Cem Özer çalıyodu programında, ne pis adamdı o, Fatih te en çok bu şarkıyı seviyo) dediği gibi: "Let me hammer this point on home / I see a soul as lonely fires / That have burned alive as long as we remember" (Nigthingale / December Song), her düşünce, her his bir kaç defa yorumlanıyor, söylemek istediği şeyi iyice yerine oturtana kadar da peşini bırakmıyor. Ve şimdi 20 dakikalık tek bir şarkıdan oluşan bir EP var, Moonface ismi altında yayınlamış kendisi bunu. Birçok kişi gereğinden 10 dakika kadar fazla olmuş diyecek gibi geliyor bana, ama ben Krug'ın o acayip kafasının içinden geçenleri dinlemekten hiç sıkılmıyorum. Albümün alt başlığı da (öyle mi denir?), metaforların metaforluktan çıktığı şu acayip müziklerinin arasında, çocukça sırıtıyor: Marimba and Shit-Drums. Aaaaa deme öyle, ben çok sevdim o davulları lan.
Bloc Party'i ne kadar sevmiyosam, Burial'ı da o kadar seviyorum: çok. İkisi birleşince ortaya bu kadar güzellikler çıkacağını nasıl tahmin edebilirdim? Tabi Burial şarkıyı tanınmayacak hale getirmiş, sevilesi etmiş.
Girls bence bu senenin en iyi iki çıkış albümünden birine sahip (diğeri XX). Ve ikisi de olabildiğine gösterişsiz, sade albümler. İkisine de bayılıyorum. Dinlemeden geçmeyin.
Miller Music Factory Halk Oylaması
-
Miller'ın Miller Music Factory müzik yarışmasını biliyorsunuzdur herhalde (detaylı
bilgi)? Bu yarışma 5 yıldır düzenlenmekte ve önümüzdeki günlerde 6.
yar...